Sürükleyici Bir Dizi: La Casa De Papel

İçlerinde gerilim ve dram barındıran suç türündeki  dizi ve filmleri kendimi bildim bileli sevmişimdir. Diğer detaysız suç içerikli yapımlara göre karakterlerin daha detaylı işlenebilmesi, anlatılan genel hikayenin izleyici tarafından parçalanıp çeşitli duygulanımlar yaratması açısından çok başarılı işler ortaya konulabileceğini düşünüyorum. Tıpkı True Detective, Mindhunter ve Peaky Blinders gibi.

Dizinin künyesinden bahsetmemenin yapıma, oyunculara, teknik ekibe bir ayıp olacağını düşünüyorum. Her ne kadar onların bu yazıdan haberi bile olmayacak olsa da onlardan söz etmemek olmaz.

La Casa De Papel dizisi Álex Pina‘nın elinden çıkmış İspanya’nın Antenna 3 kanalında Mayıs 2017 ile Kasım 2017 ayları arasında toplamda 2 sezon, 15 bölüm olarak izleyiciye sunulmuş bir yapım. Final yapmasının üzerinden de 1 ay geçtikten sonra Netflix bünyesine katılmış. Netflix de dizinin ilk sezonundaki 9 bölümünü kendi bölüm standartlarında, 40-45 dakika, düzenleyerek sunmuş. Dizinin ikinci sezonunun da Nisan 2018 gibi Netflix’te yer alması bekleniyormuş.

Benim La Casa De Papel ile tanışmam sosyal medyada Salvador Dali maskesi takmış kırmızı tulumlu birkaç kişinin olduğu dizi görsellerini görmem ile oldu. Yoğun bir mezun olma ve KPSS çalışmaları içerisinde olmam sebebiyle yeni bir diziye başlamak konusunda çekingen davranıyordum. Ancak “zaten iki sezon, bölüm sayısı da az” gibi bir mantığa bürüme ile bir gece dizinin başına oturdum. O ilk gece birinci sezonun 6 bölümünü izledim! Yazıyla altı! La Casa De Papel’in daha önce hiçbir dizinin bana sunmadığı bir sürükleyiciliği sunduğunu düşünüyordum. Diziyi izlemeye devam etmek istiyordum ancak gözlerimin buna izin vermeyecek kadar yorulmuştu. Sanki yarın diziyi izlemeye devam etme şansım yokmuş gibi bir üzüntüyle uyumak zorunda kaldım. Uyanıp dizi izleyip tekrar uyuyup geçen 2 günün ardından diziyi bitirmiştim. La Casa De Papel’in bitmiş olmasının içimde bir boşluk yarattığının farkındaydım ancak bunun son günlerde bu kadar fazla zaman harcadığım herhangi bir etkinliğin de sonlanması sonrası aynı etkiyi yapacağını bildiğimden açıkçası çok üzerinde durmadım.

Dizinin içeriğinden söz edecek olursak kendisine Profesör olarak hitap edilmesini isteyen birinin alanında uzman sekiz kişiyi bir araya getirip kendi hayatının yarısını planlayarak geçirdiği bir darphane soygunun gerçekleşmesi üzerine kurulmuş bir dizi. Her bir ekip üyesinin bir şehir adı var (Berlin, Tokyo, Rio, Nairobi, Oslo, Helsinki, Moskova, Denver) ve planlama aşamasından soygunun gerçekleştirilme aşamasına kadar bu isimleri kullanıyorlar. Aslında soygun demek istemiyorum çünkü siz de anlayacaksınız ya da izleyenleriniz anlamış olacak ki dizi içerisinde sürekli bunun bir soygun olmadığı vurgulanıyor. Evet çünkü onlar kimsenin parasını çalmıyor. Kendi paralarını basıyorlar!

Ekibimizin Salvador Dali maskelerine bir parantez açacak olursak, iki büyük dünya savaşı arasında geçen sürede Avrupa’da yükselen totaliter ve baskıcı rejimlerin İspanya ayağı olan General Franco’ya karşı Dali’nin ciddi eleştiriler yaptığını ve Salvador Dali maskelerinin seçiminin rastlantısal olmadığını, dizinin vermek istediği sosyolojik mesajın görünür en büyük parçası olduğunu söylemeliyim.

Dizi başlangıcından bitişine kadar yoğun bir adrenalin barındırıyor. Bu adrenalin düzeyinin de bölüm sonlarında daha da arttığını söylemeliyim. Darphane içerisinde işler bir şekilde devam ederken çeşitli flashback’ler ile geçmişe dönüp soygun planına ilişkin bilgilerin aktarılması da çok iyi olmuş. Önce planlamanın yapıldığı bölümlerin gösterilip sonra soygun yapıldığı bölümlerin sıraya konulmasının bu kadar etkili olmayacağını düşünmüş olmalılar ki doğru da yapmışlar. Bu şekilde dizinin izleyiciyi daha çok bağladığını düşünüyorum.

Arkadaş grubumuzda “Ekibine alacağın bir kişi kaldı, beni mi alırdın yoksa onu mu?” veya “Peki ya senin şehir ismin ne olurdu?” gibi soruları bolca birbirimize sorup geyiğini döndürdüğümüze  göre dizinin bizi ciddi anlamda içine çektiğini söylemem yanlış olmaz.

Profesör’ün yaptığı planın birçok ihtimalin düşünülerek hazırlandığı ortada. Zaten dizinin çoğunu “Vay be, Profesör ne adammış, bunu da düşünmüş.” veya “Yok artık! Bu da planın bir parçası değildir herhalde.” diyerek geçiriyoruz. Ancak dizinin bence güzel yanı hesaba katılmayan olaylar da gerçekleşebiliyor ki bir polisiyeyi güzel yapan detaylardan birinin bu olduğu kanaatindeyim.

Ekip içerisindeki karakterlerin bu süreç içerisindeki geçişlerinin de ekrana gayet iyi yansıtıldığı kanısındayım. Bir bölümde bir karakteri bir kaşık suda boğacak kadar nefret ediyorken bir sonraki bölümde ona madalya takarken kendinizi bulabilirsiniz. Bu şekilde karakterler üzerinde izleyicilerin daha fazla ikileme düşmesi ve daha fazla düşünmesi sağlanmak istenmiş.

Yazıyı sonlarına gelirken küçük bir paragraf da beni kendi zihnine hayran bırakan Sayın Berlin için yazmak istiyorum. Profesör planın yaratıcısı olsa da darphanenin içinde bulunan ekibin lideri Berlin. Hitabet gücü yüksek, karar alma mekanizmaları hızlı çalışabilen ve ince düşünebilen bir karakterden etkilenmemek oldukça zor olurdu zaten. Sadece ben değil ekip içerisindeki tüm kişiler de Berlin’i ve onun yeteneklerini kabullenmiş durumda. Ve tabii ki Berlin karakterine hayat veren Pedro Alonso ismi çok başarılı. Bundan sonra takipçisiyim!

Ekşisözlük’teki yorumları benim gibi sizler de okumuşsunuzdur. Dizinin çok fazla mantık hatasını içerdiğini, tamamen zaman kaybından ibaret olduğuna kadar varan ifadeler var. Dizi içerisindeki mantık hatalarının kabul edilebilir çerçevede olduğunu düşünenlerdenim. Eğer kusur bulma girişiminde olacaksak piyasada izleyecek dizi bulamayız zaten.

İzlediğim her dakikanın hakkını veren bir dizi oldu La Casa De Papel. Sizlerin de izleyip asla pişman olmayacağınız görüşündeyim. İyi seyirler! 🙂

Bunları da Okuyabilirsin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir