Ne İzledim: Ahlat Ağacı

Hâli hazırda KPSS’ye 1,5 ay gibi bir süre kalmış, bir bahane olsa da kütüphaneden kendimi dışarı atsam diye fırsat arıyorken imdadıma yetişti Ahlat Ağacı. Bugün olmaz yarın olur ertelemelerim sonrası, vizyona girişinden bir hafta sonra izleyebildim. Açıkçası filmden tek bir beklentim vardı: Sinema salonunda geçirdiğim süreden ayrı olarak sinemadan çıkışta eve yürürken bana eşlik etmesiydi. Öyle de oldu, şu an bu yazıyı kaleme alıyorum.

İçeriğe tam olarak girmeden önce belirtmeliyim ki Kış Uykusu haricinde Nuri Bilge Ceylan filmi izlemedim daha önce. O yüzden doğru olduğunu düşündüklerimi, eleştirmek için değil de paylaşmak için yazıyorum bu yazıyı.

Üniversite bittikten sonra ailesinin yanına dönen Sinan Karasu’yla başlıyor her şey. Mezuniyet sonrası her gencin yaşadığı bir uyum sorununu yansıtacağını düşündüğüm ilk sahnelerde açıkçası yanıldım. Aile bağlarının kopukluğu filmin başındaki ev sahnelerinde o kadar ortadaydı ki Sinan’ın eve karşı bocalaması için hiçbir sebep olmadığını gördüm. Zira ailedeki herkes bocalıyordu. Sinan’ın bocalaması ise aileye değil kaçtığı ya da yüzleşmekle ertelediği özüne.

Sekanslara ayrılmış minik hikayelerin bir bütünde birleşirken kafamın hemen sağ üstünde lambaların yanması seviyorum aslında. Sinan karakterinde de bolca var bu. Sinan, annesi olsun, popüler Yazar Süleyman olsun, babası olsun hep etrafındakilerle bir diyalog içerisinde. Ama farkındayım ki bu parçalar Sinan içindeki bulunduğu çevreye ait olamama gerilimini arttırmak üzere yazılmış birer bulmacalar.

Hele yaklaşık yirmi dakikalık köyün ve komşu köyün imamlarıyla din üzerine bir tartışması var. Köyün tepesindeki bir elma ağacının altından köyün kahvehanesine kadar bir yürüyüş esnasında gerçekleşiyor. Açıkçası filmde keyif aldığım en güzel kısım burasıydı açık ara. İşsizliğin, parasızlığın, sosyal aktivitelerin yetersizliğinden zorunlu olarak kahvehaneye gidişlerin olduğu bir taşrayı anlatıyor ya Ahlat Ağacı, dini kurallara ve açıklamalara pragmatist yaklaşıp pratikte dine aykırı eylemlerde bulunan birilerinin olmaması olmazdı zaten. Komşu köyün reformcu imamının da açıklamalar yapmasına müsaade etmiyor köyün pragmatist imamı. Sinan da çomak soktukça sokuyor bu düşüncelere.

Sinan’ın babası İdris ile arasında bir yaklaşma-kaçınma çatışması var esasında. Film boyunca Sinan’ın ve çevredekilerin babasına ilişkin tutumlarını ve tutumlarının gücünü izliyoruz. Bu çatışmanın en belirgin olarak yaşandığı iki sahne var: birincisi İdris’in köydeki evin kapısını tamir ederken “yapma bozma ego savunma mekanizması” kullanmasına yönelik Sinan’ın konuşması, ikincisi ise babası ağacın altında hareketsiz bir şekilde yatarken Sinan’ın yanına gidip gitmeme konusunda yaşadığı kararsızlık.

Kameraya yansıyan her kare, diyaloglarda geçen her sözün bir anlamı sonraki sahneler için. Sanırım filmin en sevdiğim yanı bu oldu. Hani Çehov’un hikayelerinde beliren ve sonra yaygınlaşan bir klişe vardır ya “duvara asılı bir tüfek betimleniyorsa o tüfek mutlaka patlayacaktır” diye, tam olarak böyle bir film Ahlat Ağacı. Denge o kadar iyi sağlanmış ki kurguyu zedeleyecek ya da anlatımı olumsuz etkileyecek bir habercilik de yok öyle. Ayrıca söylemeden edemeyeceğim bu kadar güzel yazılmış diyaloglara kurgusal rastlantısallık koymak ayıp olurdu.

Sinan karakterini canlandıran Aydın Doğu Demirkol hakkında da bir şeyler söylemek istiyorum ayrıca. YouTube’daki ünlü tiplemesinden olsa gerek filmin ilk sahnelerinde beklemediğim gülmelere yol açmadı değil kendisi. Sanırım onun doğal hâlindeki güldürebilme unsuru başta beni filmin atmosferine girmemi engelledi. Ama sonraki sahnelerde karar verdim ki gayet iyiydi.

Nuri Bilge Ceylan’ın verdiği röportajlarda hikayenin aslında Sinan’ın babası İdris üzerine kurulu olduğunu ancak onların Sinan üzerinden anlatmayı tercih ettiklerini söylemişti. Ben bu senaryoyu bir de İdris’in gözünden izlemek isterdim açıkçası. Zaman zaman İdris ve Sinan arasında yaşananlarda arada kalmadım değil film esnasında.

Birçoğumuza çok uzakta olmayan bir hayatı anlatıyor Ahlat Ağacı. Taşranın problemleri, küçük şehirlere büyük gelen hayaller, içsel ve ilişkisel çatışmaların güzel bir şekilde yansıtıldığı bir film olmuş kısaca. Sinema koltuğunda geçirilen üç saati aşkın bir sürenin hakkını da veriyor bence. “İyi ki izlemişim” rafıma koyuyorum kendisini.

Bunları da Okuyabilirsin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir