Tekdüze Özgürlükler

Bir şeyler gerçekleştirmek adına yeterli vaktimin olduğunu gördüğüm ama bunu kabullenmekte sıkıntı yaşadığım zamanlar geçiriyorum son günlerde. Evet, işsiz bir yeni mezun olmak fazlasıyla zor, yüzüme vurmayın. Bu yazıyı yazma fikri aklıma ilk ne zaman geldi, değineceğim noktaları ne zaman not aldım hatırlamıyorum bile. Davranışsal aktivasyon konusundaki problemlerim beni rahatsız etmeye başlamışken hâlihazırda, çevremdeki bazı detaylar daha fazla yormaya başlıyor artık beni. En azından bu yazıyı tamamlayıp bir şeyleri söndürmek istiyorum içimde. Ha bir de başlamadan belirteyim yazının bazı kısımlarında Onur’a da yer vereceğim zira onunla yaptığımız sohbetin de kafamdakileri yazıya dökmemde faydası oldu.

Ne zaman özgürlük ve seçim yapma üzerine bir konuşma geçse Viktor Frankl’ın holokost yaşantısı geliyor aklıma. Sırası gelen (!) mahkumların son yemeklerini diğer mahkumlara miras bıraktığından bahsediyor İnsanın Anlam Arayışı kitabında Frankl, hiçbir çıkış yolunun bile olmadığı sanılan anlarda bile bir sorumluluğa sahip olduğumuzdan: seçim yapma. Peki ne oluyor da farkında olmasak dahi hep avucumuzda taşıdığımız bu özelliğimizi sıradana, bilinene terk ediyoruz?

Toplumsal Darwinizm diyor bu noktada Onur. Madem en güçlü olan hayatına devam edecek, adapte olamamış zayıflar yok olacak o hâlde insan çevresinde gördüğü hayata daha sağlam tutunabilmiş davranışları taklit etme eğilimi gösteriyor. İşte tam burada bir kelime şimşekleri çaktırıyor: taklit etme. Yapıyoruz ama neyi niye yapıyoruz? Özgürlüğün öznelliğini göz ardı ederek yaklaşıyoruz bu duruma. Sosyal medyada, bloglarda, forumlarda, etrafımızda sürekli birbirine benzer “özgürlüklere” maruz kalıyoruz. İnsanların bu özgürlüklerle mutlu olduğuna kanıp mutluluğun perde arkasındakini düşünmekten ziyade kendimizi hazırda olana teslim ediyoruz.

Gestalt Terapi’deki temas bozukluklarından içe alma‘ya benziyor aslında. Tanık olduğumuz özgürlüklerin kendi değerlerimiz olup olmadığına karar vermeden benimsemeye çalışıyor olmamız problem yaratıyor. Bu açıdan yaklaştığımızda da iki aşamalı bir durum hâline geliyor. Nasıl bir bebek dişleri geliştikten sonra ancak ısırabilir ardından fizyolojik ve psikolojik olarak hazmetme işlemine başlarsa birey de öncelikle belli bir zihinsel olgunluğa erişmiş olduktan kendisine ait olup olmadığına karar verme aşamasına gelebilir. Yani sorgulayan ve irdeleyen beyinler olmadıkça gökten inme özgürlüklerimiz bizi bırakmayacak.

Özgürlük de diğer bütün soyut kavramlar gibi bireylerden bağımsız bir varlığa sahip olamıyor. Onu kelimelerle ifade edebiliyor veya özenti uygulamalara döküyor oluşumuz onun içini doldurabildiğimiz anlamına gelmiyor ne yazık ki. Onur da bir dilbilimci olarak ekliyor: “Dilselleştirebiliyoruz ama kavramsallaştıramıyoruz.” Düşünmenin değersizleştiği, düşüncelerin ardında düşüncesizliklerin bulunduğu bir toplum bilincinde de pek mümkün gözükmüyor bunu yapmak. Eğitimin ve aile kurumunun da bu temelde bir nesli pekiştiriyor olması da burada önemli bir etmen.

Daha da yazmak isterdim açıkçası bu konuda. Ama yazının başında da dediğim üzere bazı düşünceleri “o an” yazıya dökmeyip ertelemek pek hoş sonuçlar doğurmuyor, bunu bir daha anlamış oldum. :/

Bu yazıyı tamamlayıp yatacağım birazdan. Kimsenin umrunda değil biliyorum ama blogdaki bir sonraki yazı “Nasıl Gidiyor #2” olacak gibi, onu da söyleyeyim. Son zamanlardaki gerginliğimi nasıl kelimelere dökerim, bilmiyorum. Ama denemeye değer. Belki Çözüm Odaklı Kısa Süreli Psikolojik Danışma notlarımı da araya bir yazı olarak sıkıştırabilirim.

Ve son olarak küçük bir tavsiye: Her sabah kafanızı yastıktan kaldırdığınızda gününüzün hayatınızdaki en güzel gün olması için bir şans verin. Ve yapabiliyorsanız bunu bana da hatırlatın!

Kendinize iyi bakın.

Bunları da Okuyabilirsin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir