Yeşil Bir Mutluluk

“Dedem bu topluluğa aile adını veriyordu.” Rilke.

1


Koşa koşa koridoru geçiyor, annesiyle babasının odasına, evin en uzak köşesine gidiyor. Odaya girer girmez yatağa yönelip kafasını yastığa gömdüğü gibi birkaç saniyedir içinde tuttuğu yükü bırakıyor. Öhö öhö, öhö öhö! Tüm kuvvetiyle yastığı yüzüne bastırıyor. Ses içeri, evin diğer odalarına gitmemeli.

Öksürükleri dindi. Kalkıp gardırop aynasının karşısına geçiyor. Yüzünü inceliyor, kızarmış mı diye bakıyor. Öksürdüğünü ablasına, annesine hele babasına fark ettirecek hiçbir şey olmamalı. Eğer kızardıysa bir süre daha odadan ayrılmamalı. Kızarıklık yok, içeri geri dönebilir.

Aynı şekilde, koşarak oturma odasına giriyor tekrar. Oyun oynuyor sansınlar, içeri neden koşup gittiğinden şüphelenmesinler. Akşam yemeği telaşı anne için. Baba duvar kenarındaki kanepeye yatmış, göbeğinin üzerinden zor görülen televizyona bakıyor, abla kalorifer peteğinin yanında, köşede ödevlerini yapıyor. Bir ses beliriyor arkasında. Annesi. “Oğlum dolaşma ayağımın altında!” Sonra bir cümle daha, bu sefer diğerlerine: “Hadi masaya, yemek hazır!”

Babası televizyonun sesini iyice açmış. Çatal kaşık sesleriyle yarışıyor adeta televizyondakilerin konuştukları. İçinde bir hareketlenme var. Açık olan ağzını kapatıyor. Sıkıyor kendini. Şu anda ve burada öksürmemeli. Öhö öhö, öhö öhö! Sağından, babasının olduğu taraftan, gelen metal sesleri duruyor. Televizyondakiler de fark etmişler birazdan olacakları sanki. Demin oturma odasının beyaz duvarlarını döven sesler şu an yemek masasının yanına bile yaklaşamıyor. Babası annesine dönüyor: “Belli, boğazdan değil bu, ciğerden. Kolay hastalanıyor, bünyesi zayıf bunun.” diyor. “Sen bakmıyor musun bu çocuklara?” Günlerdir göğsünde, boğazında tuttuğu bombayla sağa sola koşturduğu günler boşa gitti işte. Ablası bir an önce tabağındakileri bitirip masadan kalkmanın derdinde. Masadan kalkınca kurtulunuyor mu peki? Annesi nasıl kurtulacak o zaman? Birisi masadan kalkınca sorun yaşanmayacaksa babası kalksın öyleyse.

Her şey başlıyor işte.

2


Abla yine bir köşeye çekilmiş sessizce oturuyor. Anne dökülenleri, kırılanları toplama çabasında. Yüzünün önüne düşmüş saçının arkasında çenesi hareket ediyor. Sesi çıkmıyor ama bu odadakiler biliyor neler söylediğini. Babasının duymayacağından emin olduğu vakitler sesli söylüyor çünkü. Babanın içeriden sesi geliyor, biriyle telefonla konuşuyor. Abi diyor karşısındakine, gülüyor, ediyor. Yalnızca odadakiler değil, bütün apartman duyuyor aslında. Apartmandakiler bu evde yaşanan her şeye ortak. Diğer evlerde de yaşanıyor mu bunlar?

Önce babasının sesi duruyor, telefonla konuşması bitmiş olmalı. Sonra koridordan gelen bir seslenme: “Oğlanın” diyor, “Üstünü giydir. Cevdet abilere gidiyoruz. Karısı evde yokmuş. Cevdet abinin oğlanla oynarlar.” Anne yere bakmaya devam ediyor, cevap vermiyor. Evdekiler biliyor, bu bir onaylayış. Yerden topladıkları bir elinin avucunda ayağa kalkıyor. Beyaz muşamba örtüsü kaymış yemek masasına yöneliyor, avucunu aralayıp masanın kenarına boşaltıyor elindekileri. Tekrar halıya ilişiyor gözleri. Çiçek boyalı, küçük bir porselen parçası. Yere eğiliyor, onu da alıp masaya bırakıyor. Anne hâlâ evi, evdekileri düşünüyor. Birinin ayağına bir şey batmasın diye değil, belki unutulur diye. Az önce yaşananların izlerini süpürüyor, elleriyle.

Annesiyle göz göze geliyor. Anne kafasını yana yatırıp içeriyi işaret ediyor: giyinme vakti. Gürültü yapıp babasını kızdırmayacak adımlarla yatak odasına gidiyor, anne de onun peşinde. Çocukların bir odası yok. Akşam olunca oturma odasındaki kanepeleri açıp yatağa çeviriyor anne onları. Kıyafetleri de yatak odasındaki gardırobun bir rafında. Çocuklara ayrılmış olan rafta. Birkaç saat önce öksürüklerini gizlemek için kullandığı oda şu an üstünü değiştirmek için kullanılacak. Yatak odasında o pijamalarını çıkarırken anne de pantolonunu ve kazağını alıyor raftan. Yeşil. Yeşili annesi kendisi mi seviyor yoksa ona mı yakıştırıyor, bilmiyor. Annesi pantolonunu bacağından, kazağını kafasından geçirmesine yardım ediyor. Sonra bırakıp gardırobun hemen yanındaki şifonyere uzanıp küçük bir tarak alıyor. Kazağı giyerken bozulan saçlarını tarıyor. Eğilip göz hizasına geliyor: “Uslu dur.” diyor, “Babanı kızdıracak bir şey yapma oralarda.”

Babasının elinden tutmuş, annesinin kapıda yolcularken kafasına geçirdiği kapüşonu arkaya düşmüş ıslanmış caddelerde, uzunca bir sıra park edilmiş arabaların yanında, dükkan tentelerinin kenarlarından damlayan yağmur tanelerinden sakınarak gidiyorlar. Acaba diğer çocuklar seviyor mu babalarının elinden tutmayı? O sevmiyor. Bir keresinde sahildeki büyük markete gitmişlerdi ailecek. Anne ve baba uzun reyonların arasında alışveriş arabasını sürerken bir yandan alınacakları tartışıyorlar. O ve ablası, anne ve babalarını takip edip bir an önce abur cuburların olduğu tarafa gitmek istiyorlar içten içe. Karşıdan bir otomobil geliyor! Bir çocuk oturmuş alışveriş arabasının önündeki koltuğa, direksiyonu sağa sola çeviriyor sürekli. Babası da ittiriyor arabayı arkadan. Yapışıyor babasının bacağına, çekiştiriyor, eliyle gösteriyor. O da istiyor. Babası eğiliyor, göz hizasına geliyor. Öfkeli. Basacak tokadı, konuyu kapatacak. Babasının gözü etraftaki insanlara ilişiyor. Alışverişlerine ara vermişler, bir şey yaşansın da ayıplayalım diye hazır olda bekliyorlar. Bunu fark edince baba kalkıyor ayağa, tutuyor elinden hem sıkıyor hem de çekiştirip insanlardan uzağa götürüyor. Babası ne zaman öfkesini açıkça belli edemese elini sıkar artık.

Babası niye bu kadar sinirli? Pek bilmiyor, anlamıyor da. Tek bildiği onu sinirlendirmemesi gerektiği. Bir gün, evde babası yokken, annesi teyzesiyle telefonda konuşuyor. “Abla,” diyordu, “ne bekliyorsun ki? Kendi ana babasından ne görmüş ki çocuklarına uygulayacak? Evde hep kavga görmüş, gürültü duymuş. Ceza vermişler de vermişler. Evden kaçıp kaçıp gidermiş. Sokağa, babaannesine,  nereyeyse…”

Yürüyorlar. Caddeleri geçtiler. Artık bir sokaktan başka bir sokağa sapıyorlar sürekli. Sıra sıra dizili apartmanlar, çoğu üç dört katlı, bazıları tuğlalı, bazıları sıvalı. Önlerinde iki tekerini kaldırıma çıkarıp insanları yoldan yürümek zorunda bırakan arabalar var. Ne sahil ne şehrin geri kalanı gözüküyor buradan. Nasıl bir eve gidiyorlar ya da vardıklarını nasıl anlayacak, o bilmiyor. Soramıyor da babasına. Yapması gereken tek şey babasının adımlarına ayak uydurmak. Aralarında pek konuşma da geçmiyor. Babası ara sıra tuttuğu elinden kendisine doğru çekip “Önüne bak.”, “Düzgün yürü şu yolda.” diye uyarıyor sadece. Şurada babasının elini tutarken su birikintilerinin birine bassa, zıplasa, oynasa; babasının elini bırakıp nefesinin yettiği yere kadar şapır şupur koşsa, tükendiği yerde elleri dizlerinde eğilip nefes nefese babasını beklese… Öhö öhö, öhö öhö, öhö öhö! Durmuyor. Bu sefer uzun sürecek gibi. Elleriyle ağzını kapatmak istiyor. Sol elinde bir acı. Elinin kemikleri birbirine yaklaşıyor sanki. Öksürükleri arasında gözlerini kısıyor, kaşlarını birbirine yaklaştırıyor. Çizgi çizgi olan alnında babası elini sıktıkça artan acısı satır satır okunuyor adeta.

Sokağın ilerisine doğru sürüklüyor babası onu. Birden elinde bir rahatlama hissi: Babası elini bıraktı. Demir bir bahçe kapısını itiyor. O ise acıdan sanki alev alan elini havanın soğuğuna bırakıp bahçeden içeriye doğru babasını takip ediyor bir yandan da etrafına bakıyor: bahçesi kısa duvarlarla çevrilmiş tek katlı bir ev, çatısında tüten bir baca, evin tek bir odasında perdelerin ardında yanan sarı ışık, balkonunda ucuna pet şişe geçirilmiş bir çanak anten, kapıda yıkanan beyaz bir araba.

Kapı lambasının altında, mermerden kesilmiş eşiğin önündeler. Babası zile basıyor. Yürümeyi bırakınca anlıyor, botlarını çeken bacakları yorulmuş. Kapı aralanıyor, geniş gözlüklü, bıyıkları biraz sararmış, zayıfça bir adam. Boyu babasına göre uzun. “Ooo, hoşgeldiniz.” diyor. Hemen arkasında bir oğlan. Onun da boyu babası gibi, kendisine göre uzun. “Buyurun, içeri gelin.” Ayaklarını eşiğe dayayıp çamurlu ayakkabılarını çıkarıyorlar, önce babası sonra o. Babası ayakkabıları almaya eğiliyorken “Uğraşmayın, ayakkabılar kalsın dışarıda.” Islak montları üzerilerinde  sıra halinde beyaz duvarlı koridoru geçiyorlar, en arkada o. Duvarlara asılmış tablolar var. Resimlerin arasından geçerken birinin sağ altında fırçayla yazılmış yazıya gözü çarpıyor: İnceburun, 2000. Hemen altında “Cevdet”.

Kuyruğun başı sağa sapıyor, lambasının sarı ışığı koridoru da aydınlatan bir odaya giriyorlar. Odanın ortasında bir soba, üstünde bir çaydanlık, tam karşıda pencerenin önünde hâlâ sallanan bir koltuk, hemen solda üstünde açık birkaç kitap olan yemek masası ve etrafında tahta sandalyeler. Halının örtemediği yerlerde görülen arası boşluklu tahtaların üzerinde sobanın yanına kadar ilerliyorlar. Babası avuçlarını sobaya doğru açıp dikeliyor başında, o da yanında. Oğlanın iki elinde iki sandalye sobanın biraz uzağına koyuyor. “Heh, aferin.” diyor adam, ona hiç tanıdık gelmeyen kelimelerle. (Onlara doğru dönüp) “Çıkarın montları, gidene kadar kurusunlar.”

3


Üstü beyaz bir örtü ile kapatılmış, sadece yarısından aşağısı görünen bir televizyonun karşısında kahverengi bir kanepede arkasına doğru yaslanıyor, ayakları kanepenin minderini biraz geçiyor. Televizyonun arkasındaki duvar yerden tavana kadar kitaplıkla kaplı. Arkasındaki duvarın diğer duvarlarla aynı renk olup olmadığı bile görülmüyor. En alt raflarda kalın kalın kitaplar, üst raflara çıktıkça inceliyor. Kitaplar arasında parmağını sokabilecek kadar boşluk dahi yok. Bazı raflarda kitapların önünde yer yer oyuncaklar var. Onların evindekine göre küçük olan televizyon kitapların arasında kaybolmuş gibi.

Babası odanın uzak köşesinde, yemek masasındaki sandalyelerden birinde oturuyor. O yöne kafasını çevirmeden, göz ucuyla bakıyor. Sol bacağını genişçe aralamış, vücudunu da sobaya doğru dönmüş. Evde bir şeyler yaşanınca kimsenin kimseye gözünün değmediği anlar gibi. Birbirini tanımayan iki insan sanki. Göz göze gelince yaşananlar hatırlanıyor çünkü. Suçlu suçluluğunu, masum ise güçsüzlüğünü, çaresizliğini hissetmek istemiyor.

Adam elinde iki bardak, odaya girip yemek masasına doğru geliyor. Oğlan ortalarda yok. Belki babası “aferin” desin diye o da mutfaktadır da yardım ediyor gözükmeye çalışıyordur babasına. Masaya gelince adam “Çay demini alsın da içelim, bayağıdır oturmuyoruz şöyle.” diyor. Bardakları masaya bırakırken duraksıyor “Senin oğlan içer miydi?” “Yok, içmez o Cevdet abi.” Arkasından hemen “Tolga” diye sesleniyor Cevdet abi. “Kendine de bir bardak getir.”

Aferin Tolga.

Köşesinde küçük bir aralık kalmış pencereden dışarıya doğru ilişiyor gözleri. Burası sokağın sonu. Sokağın geri kalanına bir sis bulutu gibi çöken baca dumanları bu eve ulaşamıyor sanki. İçerisi diğer evlere göre farklı.

Çaydanlığın ağzından kaçırdığı su damlaları tek tek sobanın üzerine düşüyor. Cos! Biraz sonra bir daha, cos! Sobanın yaydığı ısı eşyaları geçip ona kadar geliyor, sanki kirpiklerine kadar değiyor. Gözleri kapanmaya başlıyor, öyle huzurlu, dingin… Derken odanın diğer tarafından gelen bir ses, Cevdet abinin. “Tamam o zaman, bırak bardağı. Kardeşinle oynayın biraz.” Oğlan avucunun içine sıkıştırdığı birkaç oyuncak, ona doğru geliyor. Rahat rahat. Düşer, kırılır diye bir korkusu yok gibi. Koltuğa, yanına boşaltıyor avucundakileri. Az uzağa da kendisi oturuyor. Önce yeşil bir dinozor alıyor eline. Başlıyor bir şeyler söylemeye. “Bunu doğum günümde annem hediye etmişti bana. Başka parçaları da vardı ama en çok bunu seviyorum. Baksana yüzü hep gülüyor.” Tolga’nın gözlerindeki mutluluk evin içerisinde dolaşıyor, dudakları hareket etmeye devam ediyor. Ama söyledikleri onun kulağına ilişmemeye başlıyor.

Dinozoru koltuğa, ikisinin arasına koyuyor Tolga. Başka bir oyuncağı eline alıyor, anlatmaya devam ediyor. Ama onun bakışları yeşil dinozorda kalıyor. Koltukta, ayakları üzerinde dururken bile dinozorun yüzü gülüyor. Gözleri tek tek diğer oyuncakları dolaşıyor, dinozor geri gelince aralarına arkadaşları bile neşeleniyor. Yeşil dinozoru eline alıyor, parmaklarıyla dinozorun yüzündeki mutluluğa dokunmak istiyor. Alışık olmadığı kelimelerin, tanıdık gelmeyen hislerin kendi evlerine nasıl ulaşacağını hayal ediyor, ân uzuyor. Tolga… Kafasını kaldırıyor, Tolga yok. Babasının dizine yaslanmış, elinde başka bir oyuncak bir yandan onu sağa sola çeviriyor bir yandan sanki anlayacakmış gibi babaların neler konuştuklarını dinliyor. Sol avucundaki dinozorla birbirine bakıyorlar. Pantolonun cebine sokuşturuyor. Onun bütün mutluluğu şimdiden evlerine kadar ulaşıyor. 

Gözleri kapandı.

Bunları da Okuyabilirsin:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir